Geçtiğimiz günlerde, iki genç meslektaşım Zekican ve Gül’le geçirdiğimiz keyifli bir akşamın bir yerinde, söz her nasılsa Avukatlık hizmetinden yararlananların niteliği konusuna geldi. Bu soru etrafında şekillenen tartışmada dile getirilen iki temel görüş ise, şunlardan oluşmaktaydı: Bir tarafta Avukatlık hizmetinden yararlananların client (müşteri) olarak adlandırıldığı Anglo-Sakson hukuk kültürünün yansımalarını taşıyan yaklaşım, diğer tarafta ise bu isimlendirmeyi “alçaltıcı” bulan ve söz konusu kimselere, müşteri yerine müvekkil denmesinin daha doğru olacağını savunan yaklaşım. Ne var ki, bahsettiğim bu tartışmadaki ana eksenleri ile tartışmanın kişi bileşenleri arasında bire bir örtüşme olmadığını, daha doğru bir ifadeyle, kimsenin müşteri kavramını büyük bir içtenlikle savunmaya yanaşmadığını da belirtmem gerekiyor. Tam eksine, tartışmanın tarafı olanların her durumda uzlaştıkları nokta, müşteri kavramının Avukatlık hizmetinden yararlananları nitelemek açısından çok da yakışık alan bir kavram olmadığıydı. Buna karşılık ortada görünen temel farklılık, taraflardan birinin bu kavramı olanca sertliğiyle reddetmesi karşısında; diğer tarafın –kavramı yakışıksız bulmakla birlikte– hukukî yardım hizmeti satın alan bir kişi ile fotokopi hizmeti satın alan bir kişi arasında (bunların birbirlerinden tümüyle farklı ve bağımsız olduklarını düşünmemizi mümkün kılacak) bir fark bulunmadığını “kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul etmesiydi”.
Bir süre olanca canlılığıyla devam eden bu tartışma, sonuçta tarafların her birinin bulunduğu siperleri daha da derinleştirmesine ve (dolayısıyla) toprağa iyice gömülmelerine doğru yol almaya başladı. Gerçekten de en geniş anlamda Türkiye’deki tartışma kültürüne de hâkim olan bu iklimin dezavantajlarından en başta geleni, bulundukları siperlerdeki toprağı gittikçe daha derin kazmaya başlayan tartışma bileşenlerinin, bir süre sonra artık isteseler de yerlerinden kıpırdayamayacak hale gelmeleri oluyor. Bu noktadan itibaren ise karşımıza çıkan en önemli sorun ise, tartışmanın ahlâkileştirilmesi, yani temelde yatan sorunsalın ahlâki bir temele indirgenmesi olarak beliriyor. Daha açık bir ifadeyle, mantıksal kanıtların ve akılcı ikna/uzlaşma seçeneklerinin tükenmeye başladığı noktadan itibaren tartışma taraflarının (veya bazen sadece birinin – ki aşağıdaki sonucu doğurmak için bu da fazlasıyla yeterli) ellerinde kalan tek yöntem; kendi pozisyonlarının ahlâkileştirmek, yani savunulan görüşün ahlâki açıdan da ne kadar haklı olduğunu vurgulamak oluyor. Tabi böyle olunca da, ahlakî olarak yüceltilen bir görüşten sapmak, onu değiştirmeye veya uzlaşma konusu yapmaya yanaşmak gittikçe güç bir hal alıyor ve tartışmada ilerleme imkânları adım adım daralmaya başlıyor.
Bu noktada (eksikliğine) dikkat çekmek istediğim temel husus, demokratik tartışma kültürünün unsurlarından önemli biri olan ve bizde genellikle gözden kaçırılan bir boyuttur. Gerçekten de, demokratik tartışma ortamı/kültürü denildiğinde ülkemizde hemen akla gelen (ve aslında pek de rastlanamayan) ilk unsur; hoşgörü unsuru olarak belirlenmektedir. Ancak, bence demokratik tartışma kültürünün en az hoşgörü kadar, hatta belki ondan da önemli iki bileşeni, beceri ve yaratıcılıktır. Bu beceri ve yaratıcılığın sosyal olana, olgulara ve değişim süreçlerine ilişkin en özgül görünümü ise kavramlaştırma olarak saptanabilir. Öyleyse, bu paragrafın son satırını yazdığım şu anda, kavramlaştırmanın öneminin çağrışımlarla ve tanımlamalarla çalışan insan zihninin belli bazı problemler karşısındaki tıkanıklığını aşmasına yardımcı olmak olduğunu belirtiyor ve yeniden konumuza, yani o akşama dönüyorum...
Tartışmanın ahlâkileştiği ve dolayısıyla da tıkandığını düşündüğüm bir anda, tartışmanın bileşenlerine yeni bir kavram önerdim: Baskın Nitelik… Bu yeni kavram, Avukatlık Hizmetinden yararlananların niteliğinin ne olduğu sorusunu (müşteri mi, müvekkil mi?), bu kişilerin baskın niteliklerinin ne olduğu şeklinde yeniden formüle ediyordu. Bu yeniden formüle ediş biçimi, sosyal yaşam içinde ortaya çıkan pek çok ilişki biçiminin, aslında birden çok ilişki grubuna dâhil olan nitelikleri aynı anda taşıyabileceği hakkındaki geçmiş gözlemlerime dayanıyordu. Teoriyi somuta uygulamak ve tartışmamızdaki ilerletici potansiyelini test edebilmek için her biri esasen aynı nitelikteki üç ayrı “hizmet alımını” örnek olarak kullandık. Örneğimizdeki hizmet alımlarından ilki, Zekican’ın verdiği, kırtasiyeden fotokopi çekim hizmeti alan kişi örneğindeki hizmet alımı idi. İkinci hizmet alım türünü ise, bir Avukattan hukukî yardım hizmeti almak şeklinde formüle ettik. Farklılıkları daha da vurgulamak için ortaya attığımız üçüncü hizmet alımı ise, bir kiralık katilden cinayet işlemesini talep eden kişinin aldığı hizmet (!) idi. Olaya en basit mantık temelinde baktığımızda, yukarıda örneklenen bu her üç “hizmet alımı”nın esasen birbirlerinden farklı olduklarını iddia etmenin zor olduğu kabul etmek gerekiyor. Gerçekten de, her üç olayda da taraflardan biri malî bir borç üstlenmekte, karşılığında ise çeşitli hizmet edimlerini talep etmektedir.
Peki, örneklediğimiz her üç ilişki biçiminde ortak olarak gözlemlenen bu yön (para karşılığı hizmet alımı), anılan bu üç olayın aynı nitelikte, aynı türden olaylar olduğunu iddia etmeyi haklı çıkarabilecek midir?
Kuşkusuz ki hayır… Ancak, bu soruya “hayır” yanıtı verirken dayanağımızın ne olduğuna dikkat etmek gerekmektedir. Buradaki en önemli tuzak, sorunun ahlâkileştirilmesidir; başka bir deyişle, “…hayır, çünkü insan öldürmek bir suçtur” veya “…hayır, çünkü ben müvekkillerime müşteri demeyi içime sindiremiyorum” gibisinden cevaplara meyletmektir. Çünkü burada ortaya attığımız gerekçelerden ilki (“insan öldürmek suçtur”), para karşılığı insan öldürme hizmet (!) sunma örneğini ilk iki örnekten ayırma konusunda bizlere yardımcı olsa da, asıl sorunun yaşandığı kırtasiye/fotokopi hizmeti, Avukat/hukukî yardım hizmeti ilişki biçimleri arasındaki farkı vurgulama konusunda yetersiz kalmaktadır. Benzer şekilde, ikinci gerekçe de (“içime sindiremiyorum”) sorunu ahlâkileştirmekten öteye gidememekte ve karşı tarafın “…valla ben de içime sindirebiliyorum, ne yapalım?” demesi anından itibaren tartışmanın (sonuçsuz bir biçimde) sona ermesine yol açmaktan öte bir işlev görmemektedir. İşte, baskın nitelik ölçütü, kanım(ız)ca bizlere bu noktada işlev görebilecek önemli bir potansiyel sunmaktadır. Gerçekten de, baskın nitelik ölçütünü kullanmak suretiyle yukarıdaki tartışmaya yeniden baktığımızda, yukarıdaki üç örnek olay arasındaki farkları objektif bir temelde açıklamak mümkün hale gelmektedir. Buna göre, bu üç hizmet alımı birbirinden farklıdır, çünkü:
1) Bir kırtasiyede fotokopi çekim hizmeti verme eyleminin baskın niteliği ticarîdir ve dolayısıyla bu hizmeti alan kişinin baskın niteliği müşteridir;
2) Bir Avukatın hukukî yardım hizmeti verme eyleminin baskın niteliği kamusaldır; adaletin gerçekleştirilmesi ve toplumsal düzenin (yeniden) tesisini amaçlar ve dolaysıyla bu hizmeti alan kişinin baskın niteliği de müşterinin ötesine geçer ve müvekkil olarak adlandırılabilir;
3) Para karşılığı insan öldürme hizmeti (!) vermenin ise baskın niteliği suçtur ve dolayısıyla bu hizmeti alan kişinin baskın niteliği müşteri veya müvekkil değil, azmettirendir.
Sonuç olarak bu tartışma, bizlere kavramlaştırma, yani kullandığımız ve bazen uğrunda birbirimizi kırmaya hazır olduğumun kavramların yeniden tanımlanmaları veya yeni ve daha gelişmiş kavramlarla değiştirilmesi yoluyla nasıl çözümlere ulaşılabileceğinin bir örneği olarak… hadi bir klişeyle bitirelim; “…hafızalardaki yerini almış oluyor” !
06 Eylül 2008